İş Hayatı Dediğimiz Neymiş Ki!

Daha yeni mezun sıfatını üzerimden atamamışken, iş hayatına dair çok şey öğreniverdim. Bunun için çok çaba sarfetmedim, itiraf etmeliyim, kendiliğinden gerçekler misafirim oluverdi. İnsanın kişiliği, kurum kültürü ve içinde üretmek için olan heyecanlarının çakışması bazen totale bakıldığında iyi sonuçlar doğuruyor gibi görünmese de bazen bu çakışmalar gerçekleri farkedip yapmamız gerekeni anlamamız için çok güzel dersler veriyor bize. Kısacık iş hayatımda neler öğrendim:)

  • Benim gibi ben merkezli olamayıp, hep bizi kucaklamaya çalışıyorsanız, yaptıklarınızı anlatmak konusunda biraz sorun çekebiliriz. Nasıl sosyal bir ortama baktığımızda biz’den konuşmak çok daha iyiyse, sanırım kapital ortamda ben’in üzerinden konuşmak daha iyi. Ben yaptım! demeyi öğrenmemiz lazım.
  • Yetenek ve yetkinlik sahibi olabiliriz, içinizde müthiş bir enerji saklıyor da olabiliriz. Hatta gizli bir yıldız bile olabiliriz. Bu özelliklerimizin başkaları tarafından keşfedilmesini beklemek, bize uzun bir zaman kaybına mal olabilir. O yüzden çalıştığımız grupta ya da şirkette eksiklikleri keşfedip, insiyatif alıp bir şeyleri değiştirebilmeliyiz.
  • İş hayatında her zaman bizim kişiliğimize uygun, bizim baktığımız yöne bakan yöneticilerle çalışma fırsatı yakalayamayabilriz. Bunun bizi demotive etmesine izin vermemeliyiz.
  • Yaptığımız işi neye dayanarak yaptığımızı, nasıl start aldığımızı gösterecek belgeler olmalı elimizde. Sözde kalan iddialar bazen canımızı sıkabilir. Yoğun iş temposunda yöneticimiz yap dediği şeyi, ertesi gün neden yaptın sorusuyla karşımıza gelebilir. Ona verecek sağlam cevaplarımız olmalı. Yoksa bir hafta da konuşsak kimseyi ikna edemeyebiliriz.
  • Önceliklendirme…Önceliklendirme becerimiz ne kadar  iyiyse eğer başarıya da o kadar yakınız sanki. Günümüz iş tanımlarının çoğu çok yönlü çalışmayı gerektiriyor. Çoğumuzun iş tanımlarında tonlarca görev yazıyor.  O yüzden işleyişi iyi kavrayıp işler arasında öncelik sıralaması yapabilmeyi öğrenmemiz gerekiyor.
  • Motivasyon iş hayatı için çok önemli takdir edersiniz ki…Motive edilmeyi beklemek çok can sıkıcı..O yüzden iş yerinde nasıl olur bilmiyorum kendi kendimize motive edecek şeyler bulmamız lazım. Ben daha bu konuda çok başarılı değilim, bilenler varsa tavsiyelerinzii alabilirm:)
  • Diğer başarısız olduğum bir konu ise SABIR..Sabretmeyi öğrendiğimiz zaman diğer aşamaya atlamamız daha kolay olacak sanki. Tamam biz milenyumun hızlı yaşayan çocuklarıyız, ama işler o kadar hızlı gelişmiyor ne yazık ki…Çok çalışmamız gerek!
  • İş hayatı adına cümleler kurmak için çok küçüğüm biliyorum:) Haydi o zaman siz de iş hayatı hakkındaki tecrübelerinizi, düşüncelerinizi bana yazın ki, birlikte büyüyelim:)
Reklamlar

Hooppp! Yeni Mezun Sendromu!

Evettt!!! Öğrencilikten sonra kazandığımız ilk sıfat “Yeni Mezun”… En azından başında yeni sıfatı olması açısından çok can sıkıcı değil gibi gözüküyor. Artık kapı gibi bir diplomanız var (!) ve öğrencilik hayatı boyunca kazandığınız bilgi ve deneyimleri kullanmanın tam zamanı. Öyle değil mi ya! Hazırsınız, enerjiksiniz, gençsiniz  vs. vs.

O da ne! Tam da bu özelliklerinizi kullanma zamanı gelmişken bir dizi sendromlara yakalanıyorsunuz. Uyku sendromu, tembellik sendromu, asosyallik sendromu, yalnız kalmayı isteme sendromu, hiç kimse beni anlamıyor sendromu, aman da zor nefes alıyorum sendromu vs vs.. Bu sendromlar içerisinde öyle bir sendrom var ki aman Allah düşmanıma vermesin.

Marka sendromu! Günümüzün koşullarında kişilerin bile markalaştığını düşünürsek, marka, etiket çok önemli şeyler. Birazcık okuyup araştıran, çevresinde olup biteni gözlemleyen, kişisel pazarlama denilen şeyin azıcık da olsa farkına varan biri çalışmak için marka değeri yüksek şirketleri tercih ediyor. Tam da burda aslında çoğumuzu gizli bir tehlike bekliyor. Çalıştığın şirkete kendini ait hissetmeme ve arkasından gelen mutsuzluk… Tabi her mezun gibi ben de bu sendroma yakalandım. Bir iki tane Türkiye’de önemli yere sahip şirketle görüştüm. Aman Allah’ım! Görüşmeye gitmek bile işkence. Böyle bir düşünce içerisindeyken görüşmede sorulan sorular ayrı bir işkence. Haliyle görüşme öncesi de sonrası da kabus. Zaten evet bu çok iyi bir şirket düşüncesiyle gidip karşında kendini bile tanımayan bir İK’cının seni tanımaya çalışmasını gözlemlemek hayal kırıklığı sebebi. Yani böyle bir hevesin peşinden koşarken, iş hayatına olan motivasyonunuzu kaybedip, aynı zamanda kendinize olan güveninizi de kaybedebilirsiniz. Ki hepimizin bildiği gibi motivasyon başarının en önemli kaynaklarından.

Neyse ki ben çok geç olmadan anladım. Yapmak istediğiniz işi tabiri caizse içselleştirdiğiniz bir şirkette yaparsanız, her sabah işe gitmek eziyet halini almaz. O yüzden yine birazcık kulakları kapatıp iç sesimizi dinlememiz lazım. Yok babam şöyle diyor, yok sevgilim bunu istiyor derseniz kendinizi yüksek plazalarda , önemli ünvanlarla kara kara düşünüyor olarak bulabilirsiniz. Dış sesler bize hep hırsı, mutsuzluğumuza rağmen en iyi olmayı öğütlüyor. Ben dış seslere resti çektim. Hadi ordan siz  de başka kapıya:)

Sivil Hayata Hoşgeldiniz:)

Mezuniyet! Mezun olmuş deyip geçmeyin. Önceden ben öyle der geçerdim. Öyle olmadığını gözümün önünde öğrenci kimliğimi kestiklerinde anladım. Artık bir öğrenci kimliği taşımıyor olmamanın insana hissettirdikleri çok başka. Daha 7 yaşında dünyada neler dönüyor çok da anlamadan başlıyoruz öğrencilik yolculuğuna. Öyle bir yolculuk ki hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor, sanki hep öğrenci kalmak için dünyaya gelmişiz gibi hissediyoruz belki de. Geleceğe yönelik ciddi planlar yapıyorken, o günlerin gelip kapımızı çalacağına çok da inanamıyoruz.

Bütün öğrencilik hayatında biriktirdiğin hayalleri gerçekleştirme zamanı, sanki daha fazla erteleyemezsin sivil hayata geçiş yapmışsındır artık. Gerçek anlamda kocaman adam olmuşsundur. Biraz daha ayakları yere basar işler yapmanın zamanı gelmiştir.

Daha 3 gün önce, ya mezun olamazsam diye uykularım kaçıyordu benim. Mezunsun dedikleri an bir garip hüzün çöktü içime. Büyümem gerekiyor sanırım. Zamanı geldi. Vapurda yüksek sesle şarkı söylememeliyim, sahilde zıplaya zıplaya dolaşmamalıyım, hayat adına ciddi cümleler kurmaya başlamalıyım artık. Ya da ne bileyim her neyse işte…

Bu yazıyı yazarken bu ezgiyi dinliyordum, siz de gözlerinizi kapatıp dinleyin. Neden mi? Bilmem. Belki size iyi gelirJ

YA YANLIŞ OYUNDA BAŞKASININ ROLÜNÜ OYNAMAYA ÇALIŞIYORSAN!

Hiç düşündünüz mü, bir oyunda yanlış bir rol oynadığınızı ? Olmamanız gereken bir yerde olmak için ısrar ederken hayatı  yarıladığınızı…Kendi hayatınızla birlikte oyun oynadığınız insanları da sekteye uğrattığınızı…Hatta sırf bu yüzden oyun oynamaktan nefret ettiğinizi. O. Wilde’nin bir sözü var  “Dünya yanlış rolleri oynayan insanların dolaştıkları bir sahnedir.” demiş.  Bu söz kafamda yuvarlanmaya başladığı anda yolda yürüyorum. Etrafıma baktım: Kimimiz mutlu, kimimiz endişeli, kimimiz aykırı, kimimiz fazla sade, kimimiz takım elbisesiyle kendinden fazla emin, kimimiz topuklu ayakkabıları üstünde fazlaca ürkek, kimimizse özgürlüğünün zirvesinde. Şu yüzlerindeki ifadelerinde yanlış giden birşeylerin olduğu insanlar için acaba yanlış rolde ısrarcılar mı diye düşündüm bir an.

Hepimiz boş bir kağıt gibiyiz, toplum üzerimize sürekli bir şeyler yazıyor.  Hatta elimize hakkında hiç fikrimizin olmadığı bir oyunun senaryosunu tutuşturuveriyor elimize. Aman Allah’ım! Ezberlemeye çalışıyoruz olmuyor, doğaçlama yapmaya çalışıyoruz oyuna yakışmıyor, böyle mimiklerimiz pek bir eğreti duruyor rolümüzü yapmaya çalışırken. Olmuyor, olmuyor! Yanlış rol! Bir de bakmışız, biz rolü kavrayana kadar hayat bitmiş.

Çağımızda sokakta, sosyal ağlarda, evde, cafede,okulda havada senaryolar uçuşuyor. Farketmeden benimseyiveryoruz birini. Hiç düşünmüyoruz, bu benim rolüm mü diye. Birileri çıkıyor sahneye, pek bir güzel oynuyor rolünü, hemen alıp senaryoya çalışmaya başlıyoruz biz de. Ama öncesinde pek de düşünmüyoruz, bu benim özüme gider mi diye.

Biri çıkmış girişimci rolünü iyi oynuyor, biri genel müdürlüğe çok yakışmış diye sen de öyle olmak zorunda değilsin ki. Belki senin rolün anaokulu öğretmeni olmak…Seni mutlu edecek rol o, nerden biliyorsun. Bırakalım birileri de bizi alkışlamasın, yükses sesle övgüler yağdırmasın. Zaten onların rolü de alkışlamak, sadece birilerini övmek değil. Yanlış anlaşılmasın, tabi ki takdir edeceğiz, tabi ki alkışlayacağız, ama bazıları abartmıyor mu sizce de… Böyle yaparak trendi belirlyorlar, popüler senaryolar çıkıyor ortaya…

Büyük kitleler popüler senaryoların rollerini kapmaya çalışıyor. Özümüze aykırı hayaller peşinde koşup hem kendimizi, hem de çevremizdekileri üzüyoruz belki de. Siz yanlış roldesiniz ve mesela ailenizin oynadığı oyuna yakışmıyorsun. Sevgilinle oynadığın puzzle’ı tamamlayamıyorsun. Arkadaşlarınla oynadığın her oyunda kavga ediyorsunuz. Öyleyse rol yanlış, oyun boş.

Kendi senaryomuzu kendimiz yazsak ya , bıraksalar ya azıcık ruhumuzu. Senaryomuza uygun kişler girse ya oyunumuza, hani böyle rolü öğrenmek için kendimizden geçmesek.

Hani böyle oyunumuzda sevgili gözümüze bakınca derdimizi anlayıverse ya, iş yerinde bu saçma işi neden yapıyorum diye sabahtan akşama kadar beş yüz kere sormasak ya, arkadaşımız bize trip atmasın, yanlış anlamasın diye kılıktan kılığa girmesek ya… Güzel olmaz mıydı ha?

BU HAYALLER BENİM Mİ?

Varlığımızı somut ve soyut birleşenler diye ikiye ayıralım. Somut olan vücudumuz, soyut olanlar ise düşüncelerimiz ve hayallerimiz olsun. Hani başkalarının kolayca dokunup zarar verebileceği vücudumuz için deriz hep o bile bizim değil diye, peki hiç düşündünüz mü kimselerin elleri ile dokunamayacağı düşüncelerimiz ve hayallerimiz bizim mi?

Ne kadar bize yabancı bir düşünce…Hayalleriniz kiralık olabileceği ya da saltanat gibi babadan oğula soydan soya geçebileceği geldi mi hiç aklınıza? Ödünç almış da olabilirsiniz hatta bilemiyorum satılık bile olabilirler.

Günümüzün toplumları çok özgürlükçüler ya, güya hepimiz özgür bireyleriz ya…Bunları düşünmek bile bizi acayip rahatsız ediyor ,ki çoğu zaman bunları sorgulamak aklımıza bile gelmiyor. Bireyler kendi hayatları hakkında kararları kendileri verirler. Hani evlenirken bile “hiçbir baskı altında kalmadan evet diyormusun” derler. Heralde bu soruya adayların %95’i evet demiştir. Acaba gerçekten evet demek istemişler midir?Neyse amacım toplumdaki evlilik problemlerini tartışmak değil:)

Ne diyorduk: Hayallerimiz bizim mi? Toplumda sistemler öyle bir şekilde işliyor ki, adeta biz de sistemleştik. İyi evlat , arkadaş, sevgili , anne, baba nasıl olur, toplum içinde silik bir halde yazılı. Hangi meslek daha çok alkışlanır, kimler daha çok kazanır, kimler itibar görür, kimlerin peşinden koşulur,kimler toplumda dışlanır hepsi kurallarıyla birlikte etrafımızda dolaşıyor. Tabi biz de nerede kendimizi görmek istiyorsak oraya yöneliyormuş gibi görünüyoruz. Özgür olduğumuza o kadar çok inanıyoruz ki, sistemler bizi seçimlerimizi kendimizin yaptığına da inandırıyor.

Halbuki, biz başka hayaller kurmak isterken, onaylanan hayaller kurmayı tercih ediyoruz. Peki o zaman bu hayallar ne kadar bizim? Soruyorum kendime.. Mesela benim kendime ait olan bir hayalim, bir dağ evinde fashiondan, sosyallikten, arkadaşlıktan uzak, tek başıma bir tatil geçirmek…Daha benim gibi biri için onaylanan bir tatil türü değil haliyle:) Hindistan’a gidip orada bütün rezilliğiyle o ülkeyi deneyimlemek istiyorum. O da onaylanmış bir hayal değil mesela:) Manyak mısın sen , ne işin var orda, ölürsün ölür diyenler mi ararsın, evlenince kocanla git dyenler mi ararsın:) Onları dinleyecek değilim tabi, şu aralar doğru zamanı bekliyorum sadece.

Bir çocuk doğar, anne baba hayaller kurar, ve çocuk büyürken o hayalleri benimseyerek büyür. Hoş bir yerlerde kendini keşfetme şansı bulursa büyüdüğünde, kendi hayallerini keşfeder. Tabi kendi hayallerini gerçekleştirebilme fırsatı varsa elinde şanslıdır, bazılarımızsa ne istediğini bilir , ama yapamaz.

Neyse, uzun lafın kısası ben hayallerinizi bir gözden geçirin istedim. Ödünç aldığınız, satmak üzere olduğunuz , komşudan aldığınız hayallerinize bir daha bakın derim ben:) Yoksa hayallerimiz bile bizim olamayacak!

Sevim ÖZEN

“Carpe Diem” Hayatlara Hoş Geldiniz!

Flash Forward…Bir dizi… Dizinin başında herkes sadece 2 dakika 17 saniyeliğine 6 ay sonraki hallerini görüyorlar. Ve bulundukları zamana geri döndüklerinde yaşamlarına normal bir şekilde devam etmek bir hayli zor oluyor elbette. Bu dizi bana hepimizin çok iyi bildiği ama hep uygulama konusunda zorluk çektiği bir konuyu tekrar hatırlattı. Gelecek korkusu yüzünden anı kaçırmak…Anlarımızı gelecek planları yaparken geçiriyoruz. Gelecek geldiğinden daha ilerisi için planlar yapıyoruz. Bu döngü hayattan keyif almamıza engel oluyor.

Hele bir de İstanbul gibi bir metropolde yaşıyorsanız, hep gelecek için çalışmak zorunda kalıyorsunuz. Sanki yaşamak için çalışmıyoruz da, çalışmak için yaşıyoruz. Amaçlar ,hedefler, sonuçlar birbirine karışmış gibi. Bu döngünün içinde sorgulamaya bile vaktimiz olmuyor. Metropol ruhu iç sesimizi bile ele geçirmiş. Aman boşver duyma, duyumsama, akışa bırak kendini, böyle sözler fısıldıyor iç sesimiz bize. İçimize bile yabancılaştık.Geleceğimizde hep olumlu portreler görmeyi hayal ediyoruz. Hani biz de şöyle bir söyle vardır”Hayatını Yaşamak” diye. Sanki hayat denen kavram sadece mutlu olduğumuz anlardan ibaretmiş gibi. Ha bir de “Hayata Atılmak” diye bir şey deriz. Sanki ömrümüzün ortasında üniversiteden mezun olup da emekli olana kadar geçen zamana hayat denirmiş gibi.Hayat zıtlıkların uyumu…Çok üzülmeden çok mutlu olduğunu hissedemezsin. Az sevmeden, kimseyi çok sevdiğinin farkına varamazsın. Zorluk çekmezsen kıymet bilmezsin…O yüzden bırakalım gelecek bize ne getirecekse getirsin, bu kadar geleceğin peşinde koşmanın ne anlamı var. Geleceğin bizi maddeleştiren bir etkisi var. Anlarda gelecek korkusuyla duygularımızı bastırıyoruz. Hep daha iyiye, daha güzeline, iyi olan her şeyin daha fazlasına odaklanıyoruz. Hepimizin rotası belli..Ama şu da çok açık ki her zaman “en”ler getirmiyor istediğimiz hazzı.

Bunları biliyoruz yahu dediğinizi duyar gibiyim:) Ben de çok iyi biliyorum, hatırlamak da fayda var. Mesela bir dönüp bakalım yaptığımız işe, geleceği meçhul olan geleceği mükemmelleştirmek için ne kadar anımızdan çalmışız. Başarılarımıza bakalım, gerçekten başarmış mıyız? Hep bir şeylere rağmen sürüyor hayatımız…Her şeyi boşverelim demiyorum tabi ama, hafiften bir “Carpe Diem” ruhuda gerek sanırım. Aman dozunu iyi ayarlamak lazım:)

Fazla Cool’luk Küpüne Zarar!

Bu aralar cool olmanın ölçüleri üzerine kafa yoruyorum …Neden mi yine ölçüyü tutramamakla  başım dertte. Kendi kendime kızıyorum bi kerede orta kararı tuttursam ya.

Sanırım lise yıllarımda tanıştım cool olmak sözcük öbeğiyle. Heralde nasıl tanıştığımı tahmin etmekte zorlanmazsınız. Tabi ki okulun cool çocuklarını anlatan kızlara kulak misafiri olurkenJ Okul kılık kıyafet kurallarına aykırı şekilde giyinen, etrafa umursamaz bakışlar atan çocuklar cool çocuktu ya onlara göre.

Neyse zaten o zamanlar hiç umrunda değildi, cool da kimmiş kim olacakmışJ

Bilmiyorum size de öyle geliyor mu,  bazen sorumsuz olmakla cool olmayı birbirine karıştırıyoruz.  Kurallara karşı gelip, aykırı adamı oynayan çocuğa cool sıfatını yakıştırmak bana saçma geliyor.

Bir de şu coolluk olayı çıktığından beri, sanki duygularımızı daha çok bastırıyoruz. Ağlamıyoruz, gülmüyoruz, heyecanımızı hep gizlemeye çalışıyoruz.  Az beğenip, az takdir ediyoruz .Hani böyle botokslu suratlarda yüz ifadelerinden hangi duyguyu hissettiğini çıkaramayız ya karşımızdakinin, cool olacağız diye kasıyoruz kendimizi.(P.S:Botoks yaptıran bir tanıdığım yok.)

Demeye çalıştığım şu ki, bazen başarmak için heyecanlanmak, strese girmek, ağlamak, sesli kahkahalar atmak gereklidir..Tüm duyguları mimiklerle birlikte doyasıya yaşayabilmek sana farklı bir enerji verir.

Bazen sıçramak için başarısızlığın verdiği ezikliği derinden yaşamak, saatlerce çalışmaktan daha çok faydalıdır. Bu notlar yine kendime, neden mi? Mezun olmak üzereyim, ama derslere karşı arkadaşlarımın değişiyle çok bir cool davranıyorum…Pardon pardon sorumsuzca diyecektimJ

Fazla coolluk küpüne zarar…Heyecan, stres, korku, endişe hayatı zamanında yakalayabilmek için önemli duygular..Bunları hayatınızdan silmeye çalışmanın anlamsızlığını kavradığı zaman kişinin cool olmasına ne gerek varJYaşasın diz boyu heyecan, yaşasın başarıya iten korku, yaşasın sorumsuzluktan uzaklaştıran stres!

%d blogcu bunu beğendi: